As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

Feyziye Özberk: Tutkunun Şairi Cemal Süreya

MAKALELER

“Metnin ağardığı, şiirin artık ortaya çıkar gibi olduğu an ve onu izleyen kısa süre ise öyle büyük bir sevinç getirir ki, galiba, bugüne dek sadece o sevinci duymak için yazdım."

Cemal Süreya, Aralık 1989’da, 58 yaşında, 21 gün sürecek derin bir komaya girdi. Onu 9 Ocak 1990 günü yitirdik. İnsan çok karmaşık bir canlı… İnsanı anlamak yorumlamak ise zorun zoru bir iş… Söz konusu Cemal Süreya olunca iş daha da zorlaşıyor. O, büyük bir şair, yazar olduğu kadar çok yönlü, çok birikimli bir aydındı. Çalışkandı. Zekiydi. 

Dersim İsyanı sonucu sürgün edilen Kürt kökenli bir ailenin çocuğu olmasının ve küçük yaşta anne kaybının Cemal Süreya’yı çok duyarlı ve kırılgan yaptığı söylenebilir. Ama böylesi acıları çekmeseydi, insanlığın duygularını, acılarını, sevinçlerini anlayıp bu kadar güzel anlatabilir miydi?

Annesini kaybettiğinde Cemalettin yedi yaşındadır. Ağlamaz, acısı içine oturur. Yıllar sonra bu kaybı, "Küçük kalbimdeki kuş ölmüştü." diye anlatır. Her gün cenazenin kaldırıldığı camiye gidip musalla taşının başında annesi için dua eder. Anne Gülbeyaz'ın ilk mevlidini de "hoca" olarak Cemalettin okur. Bu kaybın acısı giderek büyür, derinleşir, yaşamına kök salar. Kişiliğine, şiirine siner. Sevdiği her kadında anne arar:

"Annem çok küçükken öldü

beni öp, sonra doğur beni." 

Sürgün olmasına gelince, evet bu olay onun küçük yüreğinde, bu durumu bilinçle değerlendirinceye kadar, hep ince ince kanayan bir yara açmıştır; ama sonuç ne olmuştur? Cumhuriyet ailesini ve onu Doğu’dan alıp, kendi isteği dışında Batı’ya bırakmış, doğduğu büyüdüğü topraktan koparmıştır. Nesnel sonuçları bakımından Süreya geri, baskıcı toplumsal ilişkilerden daha özgür bir toplumsal ortama sürülmüştür. Böylece acı da olsa özgür bireye dönüşmesinin toplumsal koşulları gerçekleşmiştir. Daha okuma öğrenmeden yoğun bir dinsel eğitimden geçen çocuk, eğer koşulları değişmeseydi, Cemal Süreya olabilir miydi? Cumhuriyet'in nitelikli eğitiminden yararlanmasaydı, hem yaratıcı ve özgün hem de evrensel bir şair olabilir miydi?

Cemal Süreya’da tutkuyu, ilgi duyduğu her şeye, sevdiklerine dört elle, coşkuyla sarılmak biçiminde gözlemliyoruz. Göçebe şiirinde, yalnızlığımızı tutkularımızla doldurmaya ya da örtmeye çalıştığımızı söyler:

“Bir de yine sevgili çocuk

Biliyorsun kişi tutkularıyla

Yalnızlığını adlandırıyor o kadar" 

Tutkuları ona sığınak mı olmuştur? Belki…

İlkokul üçüncü sınıfta, serüven ve aşk romanlarını keşfeden Süreya için okuma tutkusunun yolları açılmış olur. Serüven romanlarının yanı sıra filmlerle beslenir hayal gücü. 1939-1941 yılları arasında İstanbul’da, hemen hemen her hafta halasının oğluyla birlikte sinemaya gider. Okul dışı boş zamanını Halkevi kitaplığında geçirir. İlgisini çeken her şeyi okur. Bu da ona, güçlü bir ansiklopedik birikim kazandırır. Halkevi kitaplığında Sait Faik'i tanır. Onun gibi öyküler yazma isteği duyar. Yaptığı birçok söyleşide: "Dostoyevski'yi okudum, o gün bugün huzurum yok!" diyerek büyük yazarın onda yarattığı derin etkiyi vurgular. 

Mektup yazma bir tutkudur onda… İlk aşkı Seniha Nemli'ye ortaokul üçten itibaren yedi yıl her hafta dergi kalınlığında mektuplar gönderir. Yayıncı olarak en çok mektubu Cemal Süreya'nın yazdığı söylenebilir. Papirüs dergisini çıkarırken, tanıtım için tek tip mektup yerine yüzlerce farklı mektup yazar. Sevdiği kadınlara neredeyse her gün yazar. Aynı şehirde mektuplaşır. Bir söyleşisinde aşkı "aynı masada mektuplaşmak" diye tanımlar. En sevdiği şey yüzlerini görmediği insanlarla yazışmaktır. “Şiirde ve mektupta utancın yerini cüret alır.”

Tabii en büyük tutkusu Türkçe ve şiirdir. Cemal Süreya Türkçeye âşık. Bu aşkı şairce anlatır: "Türkçeden bir kıl kopar; içinde güneşler, dünyalar, ırmaklar vardır. Ama Türkçeden koparacaksın." Onun bu tutkusu Türkçe toprağını bereketli yağmurlar gibi beslemiş, canlandırmış, yeni filizleri çimlendirmiştir. Benzer bir değerlendirme yapan Ceyhun Atuf Kansu "Cemal Süreya'nın şiirleri ve Yunus Emre/ Ne güzel yağıyorlar Türkçeye" diyerek onu ölümsüz ozan Yunus’a benzetir.

Niçin şiir yazıyor? 

Onun bu soruya yanıtı tutkunun en güzel anlatımı olmalı: "Dramım, açmazım, kurtuluşum, batağım, sevgilim, babam, gözaltım ve kendi kendimi hiçlemeyi bilişim… Daha önemlisi, yazgım olarak da görüyorum onu.”

"Hep zorlanarak yazdım, mecburdum sanki. Elimde bulunan bir ilk imge ya da bir ilk dizenin şiddetli dürtüsünden de hiçbir zaman kurtulamadım. Bu dürtünün benim için yalnız sanat değil, hayat dürtüsü de olduğunu söyleyebilirim.

Metnin ağardığı, şiirin artık ortaya çıkar gibi olduğu an ve onu izleyen kısa süre ise öyle büyük bir sevinç getirir ki, galiba, bugüne dek sadece o sevinci duymak için yazdım." 

"Yazma edimimde bir av, bir başarı isteği, bir görünme tutkusu yok gibi geliyor bana. Varsa da, farkında değilim."

Cemal Süreya'nın yaşamındaki önemli tutkulardan biri de "çocuğum" ya da "Papo" dediği Papirüs dergisidir. Aralarla ömrünün önemli bir bölümünü kaplayan bir tutkudur, Papirüs. Şiirlerini, yazılarını ve beğendiklerini hiç sorunla karşılaşmadan yayımladığı bir edebiyat dergisi olsun ister hep. Çünkü bir ülkede "edebiyatın nabzı dergilerde atar". Cemal Süreya'nın son yıllarına damga vuran, Aydınlık gazetesindeki, Saçak ve 2000'e Doğru dergilerindeki çalışmalarıdır.

Şiir sanatı üstüne en çok düşünmüş, tartışmış, yazmış şairlerden biri Süreya olmalı… Gün 24 saat şiir düşünür, her şeye şair olarak bakar. Türkçe yazan en genç şairlerden, dünyanın en ücra köşesindeki şairlere uzanan geniş bir ilgi alanı vardır. Yalnızca şiirleriyle de ilgilenmez şairlerin, bütün yaşamlarıyla ilgilidir. 

Aşk, onun şiirinin de yaşamının da tuzu biberidir

Aşk, onun şiirinin de yaşamının da vazgeçemediği tuzu biberidir. Böyle olmasaydı, o hayranlıkla okuduğumuz şiirlerini yazabilir miydi? Öylesine tutkuyla sever ki sevdiğine şöyle seslenir:

"Kader sokak, 13/2

Adresim oldun benim,

Biliyorsun bunu değil mi?

Alınyazım oldun"

Ya da: 

"Kalbim, Kalbim! Söyle şimdi ne yapacağım ben bu kalbi?

Ne yaparım söyle daha da derine düşerse yaram

Ben sana rastladığım günlerde, hangi günlerdi onlar

Tuhaf şey bir günde değişiyor kişi

Senden öncesi öyle uzak ki anıları bile yok sanki 

Geldin masaya oturdun ve hayatımı böldün bir milât gibi" 

Cemal Süreya arkadaşlığa, dostluğa, politikaya, ince şakalara da tutkundur. Çok cömerttir.

Necati Güngör onun gönül zenginliğinden ve şairleri, yazarları destekleyici tutumundan söz ediyor: "Ismarlamak, hesap üstlenmek, onda bir karakter özelliğiydi. (…) Yalnızca meyhane hesabını öderken değil, genç şairleri değerlendirirken de cömertti, Cemal Süreya. Onları eleştirmekten adeta sakınırdı. Şiir yazanın hevesini kırmamaya özen gösterirdi. Eleştirecekse bile, olabildiğince diplomatik incelikte bir dil kullanırdı. (…) Başkalarını över de bir tek kendini övmezdi. Şiirine güvenir, yazdığı yazılardan emindir; ama bunları övünme vesilesi yapmazdı.”

İyi olan yanlarıyla sever insanları

Arkadaşlık, dostluk onun için kutsaldır. Tüm içtenliğiyle bağlanır. Belki de bu nedenle ilişkilerinde çok kırılgandır. Arkadaşlıkları kesintilerle sürer. Mektupları, günlükleri, sohbetleri onun küsme-barışma haberleriyle doludur. Bunların çok ciddi nedenlere dayanması da gerekmez. Kolay affeder. İyi olan yanlarıyla sever çünkü insanları. "Arkadaşlarıma çok fazla bağlandım. Bu da belki beni onlardan çok şey istemeye götürdü. Çoğunca da başkalarından kıskandım. Kimi zaman da arkadaş yerine mürit aradım. Bütün bu kusurlar var bende. Aşk gibi gördüm arkadaşlığı da. 'Kazık yedim!' demek, işi çok ucuza bırakmak olur.”

Cemal Süreya, kendisi için en çok şiir yazılan şairlerimizden biri. Özellikle genç şairler ondan etkilenmiş ve onu çok sevmişler.

İnsana, doğaya yeryüzünün tüm güzelliklerine tutkundur Cemal Süreya. Paraya, güce tapanlara isyan eder. Çağını eleştirir: 

"Dikenli tele takılmış çiçek,

Yüzyılımız çiçek diye seni getirdi."

Feyziye Özberk

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

 

Kaynak: Feyziye Özberk, “Cemal Süreya, Papirüs Düşçüsüyle Buluşma”, Boyalıkuş, Edebiyat, 2016.