As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

2017 Yılının Değerlendirilmesi, 2018 için Öneri Yazıları: Dr. Orhan ÇEKİÇ

MAKALELER

 

2018  ATATÜRKÇÜLERİN ÇIKIŞ YILI OLACAKTIR

                                                                      Dr. Orhan ÇEKİÇ

Selanik İlkokul öğretmenlerinden Kırmızı Hafız Ahmet Efendi'nin oğlu Ali Rıza Efendi ile, Sofuzâde Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde'nin evliliğinden üç kız, üç erkek çocuk dünyaya gelir. 1871 yılındaki bu evlilik ilk meyvesini hemen bir yıl sonra vermiş, çocukluktan genç kızlığa henüz adımını atmış olan Zübeyde, daha on beş yaşında iken işte anne oluvermiştir.

Bebeğin adını Fatma koyarlar.

Ali Rıza Efendi'nin kız tarafını bu evliliğe ikna edebilmesi hiç de kolay olmamıştır. Zübeyde'nin babası Feyzullah Ağa'nın birinci eşinden oğlu Hüseyin Ağa, bu evliliğin gerçekleşmesi için Zübeyde'nin annesi Ayşe Hanım'ı ikna etmede epeyi zorlanır. Ayşe Hanım Feyzullah Ağa'nın üçüncü eşidir.

Hüseyin Ağa, Selanik eşrafından Hacı Süleyman Ağa'nın Langaza'daki çiftliğinde Subaşı (kâhya) olarak çalışmaktadır. Ali Rıza Efendi'nin vakitsiz ölümü üzerine Zübeyde Hanım'ın üç çocuğu ile birlikte bir süre kalacağı, küçük Mustafa ile Makbule'nin kargaları kovalayacakları çiftlik işte bu Rapla Çiftliği'dir, Hüseyin Ağa da bu çiftliğin yöneticisi.

Sonunda Hüseyin Ağa'nın da telkinleri ile Ayşe Hanım yumuşar ve evlilik gerçekleşir. Zaten o günlerin âdetleri gereği, evlilik gibi konularda kararı erkekler verir. O nedenle bu konuda Zübeyde'nin de görüşünün alınmış olması beklenemez.

Yeni evliler Selanik'te Ali Rıza Efendi'nin Yeni Kapı Mahallesi'ndeki baba evine yerleşirler ve ilk çocukları Fatma işte bu evde dünyaya gelir. (1872). Bu esnada Ali Rıza Efendi Osmanlı Rumeli'sinin o zamanki Yunanistan sınırında, Olimpos Dağı eteklerinde, Çayağzı veya Papaz Köprüsü denilen dağlık, ıssız bir yerde, gümrük memuru olarak çalışmaktadır.

Fatma'dan sonra birer yıl arayla iki erkek çocukları daha olur. Ahmet 1874'de, Ömer 1875'de doğar. Ömer'in doğumuna henüz sevinemeden, Fatma'nın veremden ölümüyle sarsılırlar. (1875). Ali Rıza Efendi'nin görev yaptığı gümrük kapısı son derecede tehlikeli bir sınır geçididir, dağlar Rum eşkiyası ile doludur. Eşkıya bu gümrük kapısından geçen her şeyi haraca bağlamıştır. Rahat, huzur yoktur. Ali Rıza Efendi Gümrük İdaresi'nden istifa edip ailesini Selanik'e taşır ve kereste işine başlar ama başı eşkıya ile gene derttedir. Bir defasında eşkıya tarafından kaçırılır, hayatından ümit kesilir, önemli bir haraç ödeyerek ancak kurtulur. O korku dolu günlerin acısı da çocuk Mustafa'nın belleğinden hiç mi hiç silinmeyecek, oluşmakta olan karakterinde önemli rol oynayacaktır.

 

Kereste ticareti sayesinde gelir düzeyi nispeten yükselen Ali Rıza Efendi, eşi Zübeyde, çocukları Ahmet ve Ömer'le birlikte, Selanik'in Islahhane semtinin Ahmet Subaşı mahallesindeki üç katlı bir eve taşınırlar. Mustafa işte bu evde dünyaya gelir. ( İlerde, 1908 yılında Mustafa Kemal Bey bu evi satın alacak, Balkan savaşından sonra Selanik kaybedilince Zübeyde Hanım ve Makbule İstanbul'a geldikleri için ev terk edilecek, Lozan Anlaşması gereğince de mülkiyeti Yunan hükümetine geçecektir. 1937 yılında Selanik Belediyesi bu evi Atatürk'e armağan edecektir. Ev bugün müze haline getirilmiştir.)

Ali Rıza Efendi çocukken beşiğini salladığı küçük kardeşi Mustafa'yı kazayla beşikten düşürüp ölümüne yol açmıştı. Bunu hiç unutmadı. 1881 yılında bir oğlu daha doğunca, kardeşinin ismini oğluna verdi: Mustafa.

Aile, Fatma'nın acısını Mustafa ile unutmaya çalışırken çok daha büyük bir acıyla sarsıldı. Ahmet ve Ömer 1883 yılında tüm ülkede hüküm süren çiçek salgınına kurban gittiler. İki kardeşin aynı anda ölümü, Ali Rıza Efendi'yi inanılmaz ölçüde sarstı. Şimdi ailenin tüm ilgisi, küçük Mustafa'nın üzerinde yoğunlaşmıştı ki 1885 yılında Makbule doğdu. Bu mutluluk da çok sürmedi. Ali Rıza Efendi 1888 yılında ölürken, Zübeyde Hanım Naciye'ye hamile idi. Naciye 1889 yılında doğdu. (1901'de de ölecektir.)

Eşinden kalan ayda iki mecidiye emekli geliriyle ve üç küçük çocukla yaşam mücadelesi vermeye başlamıştı Zübeyde Hanım. Bu neredeyse imkânsızdı. Ağabeyi Hüseyin Ağa Zübeyde ve çocukları, Langaza'daki Rapla Çiftliği'ne götürdü. İşte Küçük Mustafa ile Makbule'nin kargaları kovaladığı çiftlik bu çiftlikti.

Bu Zübeyde Hanım Malatya’yı hiç görmedi.

Rapla Çiftliği'nin korucusu küçük Mustafa, duvar gazetesi çıkarttığı için zindanlara atıldığında Mustafa Kemal Efendi; Trablus'ta, Derne ve Bingazi'de Bnb. Mustafa Kemal Bey; Çanakkale'de önce Yarbay, sonra Albay. Mustafa Kemal Bey, Filistin Cephesi'nde Mustafa Kemal Paşa ; Ankara'da TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, Sakarya'da Gazi Mustafa Kemal Paşa; Dumlupınar'da Mareşal Mustafa Kemal ve nihayet Cumhurbaşkanı Atatürk olarak anıldı.

1893 yılında Selanik Askerî Rüştiyesi'nde giydiği asker üniformasını, 1927 yılında ordudan emekli oluncaya kadar büyük bir onurla taşıdı.

Vatanını savunmak uğruna, Trablus'tan Balkanlara; Çanakkale'den Kafkasya'ya; Filistin'den, Suriye'ye; Sakarya'dan Dumlupınar'a kadar tüm cephelerde savaştı, hiç yenilmedi.

Dünya O'nu "Dâhi bir asker" olarak tanıdı ama asıl "...Savaş, mutlak bir zaruret olmadıkça, cinayettir!..." sözüyle hatırladı. O'nu bir savaş adamı olmaktan çok, bir barış adamı olarak selamladı.

Birleşmiş Milletlerin kültür kolu olan UNESCO, 1981 yılının tüm dünyada "ATATÜRK YILI" olarak anılması kararını alırken, O'nun,

        " ...Emperyalizme karşı ilk kurtuluş savaşını veren ve bu mücadeleyi zafere ulaştıran bir komutan, bir ulusal kahraman;

        Çöken bir imparatorluktan, halk egemenliğine dayanan, hukukun üstünlüğünü esas alan, çağdaş ve laik, sosyal bir hukuk devleti niteliğinde bir cumhuriyet çıkaran bir devlet kurucu;

        Tarihin ender kaydettiği bir devrimci;

        Kendi yurdunda olduğu kadar tüm dünyada da barışı samimi olarak isteyen seçkin bir dünya yurttaşı ..." olarak selamlıyor,

        Böylece Atatürk, tüm dünya için "aydınlık geleceğin bir simgesi olarak" yıl boyu saygıyla anılıyordu.

Gerçekten de, çağdaşı devlet adamları olarak örneğin Hitler, "Kavgam" kitabında , iktidara gelirse nasıl kavga edeceğini tüm dünyaya ilan ederken, Alman ulusundan kendisini iktidara taşımasını istiyor ; bu gerçekleşince de milyonlarca insanın ölümüne yol açacak bir savaşı başlatmaktan çekinmiyordu...

Tam da bu sırada bir diğeri, Mussolini, Akdeniz için " Bizim Deniz" (Mare Nostrum) diye seslenerek, eski Roma İmparatorluğunu ihya etme hayallerini güdüyor, Habeşistan'ı (Etiyopya) işgal ediyor, Arnavutluk'u koruması altına aldığını ilan ederek Ege Denizi'ne atlayacağı günün hesaplarını yaparken, emperyalist ve saldırgan tutumunu sürdürüyordu...

İşte tam da bu sırada, bütün bunlara karşılık olmak üzere Anadolu'nun bozkırındaki ıssız bir kentten, Ankara'dan Atatürk , " Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" diye yanıt veriyordu. Sadece söylemekle de kalmıyor, bu söylemi eyleme dönüştürüyordu:

Batı'da kurduğu Balkan Paktı ile (Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya, Romanya) , Doğu'da kurduğu Sâdâbad Paktı (Türkiye, İran, Irak, Afganistan) sayesinde, Avrupa'nın batısından  Çin'e kadar bir barış çemberi oluşturuyordu. Her iki paktın kurucusu ve önderi Türkiye, mimarı Atatürk idi ve O'nun zamanında bu ülkelerde ne kan vardı, nede gözyaşı.

Bir de aynı ülkelerin şimdiki haline bakın... Sadece bu iki dönemi kıyaslayarak bile, Atatürk'ün tüm insanlık için ne denli önemli olduğu  kolayca anlaşılmaktadır.

1934 yılında, Çanakkale Şehitleri anısına yapılacak bir anıtın temel atma töreni için, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yı görevlendirmişti. Törende yapacağı konuşmanın metnini de yazıp eline vermişti.

"...Bu memleketin toprakları üzerinde canlarını veren kahramanlar! Burada bir dost vatanın toprağındasınız. Huzur ve sessizlik içinde uyuyunuz. Sizler mehmetçiklerle yanyana, koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen anneler, gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat uyuyacaklardır. Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra, artık bizim de evlatlarımız olmuşlardır..."

Yüreği bu denli insan sevgisi ile dolu, gerçek bir yurtsever, gerçek bir kahraman, gerçek barış adamına bugün tüm dünyanın her zamankinden çok daha fazla ihtiyacı var. En çok da, kendi yurdunun, kendi vatanının...

Oysa, şu tabloya bakar mısınız?

Aziz vatanı kurtarmak, ulusu düşman çizmesi altında yaşamanın utancından, zulmünden kurtarmak için yedi cephede savaştı, buna karşın 2017 yılı boyunca, kendi yurdunda   yetmiş yedi  cephenin saldırısı altında kaldı.  Siperlerdeki düşmanı  bile, işgal günlerinde, O'nun anasına, bacısına, şerefine haysiyetine.bu kadar zalim, bu kadar acımasız, bu kadar haysiyetsiz saldırmamışlardı.  Aksine, Yunan Başbakanı Venizelos, "Nobel Barış Ödülü Atatürk'e verilmelidir, çünkü..." diyerek resmen Nobel Akademisi'ne başvurmuştu.

Oysa bu ülkeden biri çıktı, hem de televizyonda canlı yayında, “ulaştığı bulgulara göre, Zübeyde Hanım’ın Malatya’da bir genelevde çalıştığını” iddia etti. Yandaşlık öylesine pirim yapar konumdaydı ki, buna da tanık olabildik. Daha sonra işler daha da zıvanadan çıktı.

O, "Adalet Mülkün Temelidir!" demişti. Şimdi adliyelerden fotoğrafları depolara indiriliyor, memleketten heykelleri kaldırılıyor, saldırıya uğruyor. Çünkü o saldıranların  Atatürk'le hiçbir şekilde yüz yüze, göz göze gelmeye cesaretleri yok.

Ne emperyalistlerin...ne de onların bu aziz vatanın orasında burasında yuvalanmış, şimdi iklimi müsait görünce kafalarını inlerinden çıkarıp dişlerini gösteren kuyruklarının, Atatürk'le yüzleşecek suratları var.

O, “…Egemenlik kayıtsız, şartsız, ulusundur.” demişti, 2017 boyunca ise egemenlik, sadece iktidar yandaşlarına tanınan bir hak olarak boy gösterdi.

O, gerçek yol göstericinin akıl ve bilim olduğunu her fırsatta yineleyerek, o günkü kıt olanaklarla bile eğitime ve o eğitimi verecek elemanların yurt içinde ve dışında yetiştirilmeleri gayretine hız verirken, 2017 yılında, “Ben cahillerin ferasetine güveniyorum. Okumasınlar daha iyi. Okudukça kafaları karışıyor.” diyen profesöre, tv kanallarında  tanık olduk ve çok şaşırdık. Neden şaşırdık ki?

Bir devleti ayakta tutan en önemli dayanak, şüphesiz gençliktir. Üniversite gençliği ise, ilerde ülke yönetimine fiilen katılacak olması nedeniyle, temel güçtür. Yıllardır iktidarda olanlar, istisnasız her yıl bir “üniversite giriş sınavı rezaletine” yol açmışlar, fakat sonunda  güruhlar halinde ve bir plan dahilinde yandaşlarını  üniversitelere sokmayı başarmışlardır. Daha sonra da gene bu kişiler, bu kez akademik kadroları işgal etmişlerdir. Jüriler bunlara göre kurulmuştur. Atatürkçü düşünceyi benimsemiş akademisyenlere, , eşyanın tabiatı icabı,   bu üniversitelerde yaşam hakkı, tanınmamıştır.

Yönetiminde bu gibi yandaş kişilerin söz sahibi olduğu üniversitelerden, “Atatürk İlkeleri ve Devrim Tarihi” derslerinin kaldırılıp, “uzaktan eğitim maskesi altında, tüm fonksiyonunu yitirir bir çehreye büründürülmesi, şaşılacak bir sonuç olmayıp, aksine beklenen sonuçtur.

Böyle bir üniversiteyi bitiren bir yandaş da, elbette her şey olur, belediye başkanı da olur, “İçimize kanı bozuklar, sütü bozuklar sızdı, 1923’te koskoca 650 yıllık çınara darbe yaptılar, cumhuriyet kuruldu!.” da der. Öylesine cahilce gelip geçmiştir ki o sınavlardan, Osmanlı Devleti’nin geri çekilmesini ancak Sakarya’da Mustafa Kemal’in askerlerinin durdurabildiğini de bilmez o cahil ama belediye başkanı olur.

Önümüzdeki tablo budur… Memleketin hali budur...İktidarın hali budur…Muhalefetin hali budur…Milletin hali budur…Bölgenin hali budur…Emperyalistlerin hali budur…En kötüsü ve tehlikelisi, Trump’ın hali budur…

Çare ise basittir, tektir, daha önce denenmiştir, daha da zor şartlara rağmen sonucu mükemmel bir şekilde alınmıştır.

1918 yılı, Osmanlı Devleti’nin teslim olup, dizlerinin üzerine çöktüğü yıldı. 2018 yılı ise yeniden dirilişin yılı olmalıdır. Çare bellidir. Çare, Atatürk’ün 1918’deki çağrısına, yeniden ses vermektir, o kutsal amacın etrafında birleşmektir. Her yurtsever,  hangi partiden olursa olsun, cumhuriyeti ve kazanımlarını korumak ve kollamak üzere safları sıklaştırmalı, Kurtuluş'ta olduğu gibi, tek yürek-tek bilek, yepyeni bir Kuvva-i Milliye ruhuyla yeniden ortaya çıkmalıdır. Mustafa Kemal’in izini her fırsatta, her yerde, bıkmadan usanmadan sürmeli, Antiemperyalist mücadelede omuz omuza vermelidir.

Çünkü bu millet, bu zilleti hak etmemektedir.   

 

Dr. Orhan Çekiç