As soon as you open an account Bet365 will send you a 10 digit Offer Code via email. Receive Your £200 bet365 Welcome Promo Bonus plus £50 Mobile Promo

BU GÜN, BU TOPRAKLARDA DİNİ BAYRAMLARIMIZI ÖZGÜRCE KUTLUYORSAK BUNU 23 NİSAN, 19 MAYIS, 30 AĞUSTOS VE 29 EKİM MİLLİ BAYRAMLARIMIZA VE ONLARI KANLARI KARŞILIĞINDA BİZLERE ARMAĞAN EDENLERE BORÇLUYUZ. 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI VE KURBAN BAYRAMI TÜRK MİLLETİNE KUTLU OLSUN.

TANSEL ÇÖLASAN
ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ GENEL BAŞKANI

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ebedi istirahatgahı olan ANITKABİR’e  yeni bir saldırı girişimi ile karşı karşıyayız.

 

Daha önce oyun parkı, futbol sahası gibi işgallerden sonra şimdi de, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisinin 11.05.2016 tarihli “Anıtkabir Koruma Amaçlı İmar Planı” ile, daha önce kamulaştırılarak Anıtkabir alanına eklenen alanın, plan değişikliği ile  yeniden konut alanı olarak yapılaşmaya açılmaktadır.

 

Cumhuriyet dönemine ait tüm eserleri yok etme hedef seçenler bugün de ANITKABİR’İ hedef almışlardır.

 

ANITKABİR bir bütün olarak tarihi sit alanıdır. Bu sit alanı sadece ANIT bloktan oluşmamakta, ANIT bloğun özelliğini devam ettiren çevre yapılaşması da bu bütünün içinde yer almaktadır. Bu nedenle ANIT ve çevresi bütünüyle ANIT ve SİT alanıdır. Hiçbir şekilde yapılaşmaya AÇILAMAZ.

 

Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ebedi istirahatgahı ve Atatürk Türkiyesi’nin adeta simgesi olan Anıtkabir’e ilişkin yapılmaya çalışılan bu alan daraltma ve yapılaşmaya yönelik plan değişikliklerinden derhal vaz geçilmelidir.  

 

Atatürkçü Düşünce Derneği olarak,  Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından hazırlanıp el altından piyasaya sürülen bu skandal imar planına karşı yasal yolları sonuna kadar kullanacağız.

 

ANITKABİR’E YAPILAN BU SALDIRILARA KARŞI TÜM HALKIMIZI BİRLİKTE MÜCADELEYE ÇAĞIRIYORUZ.

Tansel ÇÖLAŞAN

Atatürkçü Düşünce Derneği

Genel Başkanı

 

Türkiye Cumhuriyeti,

Mustafa Kemal Atatürk 

Önderliğindeki Ulusal Kurtuluş Savaşı ve sonrasındaki,

Aydınlanma devrimleri sayesindedir ki,

Başı dik, gurur dolu ulusal bayramlar kutlayabilmiştir.

 

Ve yine Atatürk sayesindedir ki,

toplumsal geleneklerimiz yanında, kutsal değerlerimiz olan

Dini bayramlarımızı da, aynı gurur, birlik, dayanışma ve kardeşlik duyguları ile

yeniden kutlamayı başarabilmiştir.

 

Ülkemizin içinde bulunduğu bu karanlık ortamda, her şeye ve her türlü ihanete rağmen 

Ulusumuzun kardeşlik duygularını tazeleyecek, geleceğe umutla bakacak 

Bayramlar kutlama azminde olduğunun bilincindeyiz.

 

Bu duygularla, başta Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerimiz olmak üzere, bütün ulusumuzun 

Bayramını Kutlar, şeker tadında nice bayramlar dilerim.

 

 

Tansel ÇÖLAŞAN

Genel Başkan

Atatürkçü Düşünce Derneği

GYK Adına

 

Genel Başkan Tansel Çölaşan, Genel Sekreter  Öner Tanık, Genel Sekreter Yardımcısı Lütfü Kırayoğlu, GYK Üyeleri Gürhan Akdoğan ve Ömer Kaya kampa katıldılar.

Genel Başkan Tansel Çölaşan güncel, siyasal konular hakkında, Genel Sekreter Öner Tanık Atatürkçü Düşünce Derneği ve kurumsal kimliği hakkında gençlerle söyleşi gerçekleştirdiler

15 Temmuz 2016 gecesi, CIA desteğiyle,  başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere, devletin neredeyse tüm kurumlarına sızan FETÖ mensuplarınca yapılan darbe girişiminin yıldönümünde, bu girişimi yapanları ve buna fırsat hazırlayanları bir kez daha lanetliyoruz.

15 Temmuz,  ülkemiz için çok önemli derslerle doludur.

 Başta Atatürk’ün kan pahasına kurduğu TBMM olmak üzere, kamu kurumlarının bombalanması, ordumuzun zaaf içinde gösterilmeye çalışılması, emniyet güçlerinin karşı karşıya getirilmesi kabul edilemez olaylardır. 

Bu olaydan,  başta Cumhurbaşkanı olmak üzere, hükümetin yeterli dersleri çıkarmadıkları görülmektedir.

 Bunun birinci göstergesi, Anayasa değişikliği ile darbe girişimine karşı direnen Gazi Meclis’in yetkilerinin kaldırılması ve egemenliğin tek kişide toplandığı bir tek kişi rejimine geçilmesi olmuştur.

Böylece ülkemiz, tek kişinin kandırılması halinde yaşanabilecek facialara açık hale gelmiştir.

 İkinci göstergesi ise 1923’lerde Mustafa Kemal önderliğinde inşa edilen uluslaşma sürecini yıkmaya yönelik “devrim karşıtı” çabaların devam ediyor olmasıdır.

 Biliyoruz ki, bir ülkede yaşanan olumlu-olumsuz tüm olaylardan en başta “siyasi iktidar sorumludur.”

 Hepimiz biliyoruz ki, AKP iktidarı boyunca Yüksek Askeri Şura toplantılarında “irticai faaliyetlerde bulunduğu” tespit edilen subayların tasfiyesi engellenmiştir.

 Daha da kötüsü; iktidarın yabancı istihbarat örgütleri ve Fethullahçı yapı ile birlikte el ele sürdürdüğü Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla, Ordumuz içinde Atatürk Devrimlerine ve demokrasiye bağlı subaylarımız tasfiye edilerek dengeler alt üst edilmiş, devrimci uyanıklık örselenmiştir.

Bugün 15 Temmuz darbe girişiminin yıldönümünde sokaklara asılan afişlerin birçoğunda, yine ordunun hedef alındığını, acziyet içinde gösterilmeye çalışıldığını, ordu ile halkımız arasındaki güven duygularının sarsılmaya çalışıldığını ve sorumluluğun TSK’ne yıkılmaya çalışıldığını görüyoruz.

Oysa, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni zayıf düşürmek FETÖ’nün amaçlarından biriydi. Siyasi iktidar, geçen bir yıllık süre içerisinde yaptığı uygulamalarla TSK’nın tüm kurum ve kuruluşlarını ortadan kaldırarak, kendisi de orduyu zayıf düşürecek adımlar atmıştır.

Bugün yapılması gerekenler şunlardır:

Her türlü etnik, mezhepsel ayrıştırıcı politikalar bir kenara bırakılmalı, Cumhuriyet rejiminin sağladığı eşitlik ve özgürlük olanaklarına sıkı sıkıya sarılmalı, bu anlamda, 16 Nisan halk oylaması ile saraya verilen egemenlik, saraydan alınarak yeniden Türk Milletine verilmelidir.

Siyasi partiler başta olmak üzere, demokratik kitle örgütleri ve tüm kişi ve kurumlar, PKK, IŞİD, FETÖ gibi terör örgütlerine karşı ortak tavır alabilmeli, terör uzantıları tüm kamu kurumlarında tespit edilmeli, ancak bu kişilerin yerlerine yeni bir siyasal İslamcı anlayış yerine, kıdem ve liyâkatı gözeten, hakkaniyetli, yurtsever, Cumhuriyet değerlerine bağlı kadrolar getirilmelidir.

TSK’nın kurumsal varlığı ve onuru özenle gözetilmelidir. Yaşadığımız kriz bölgesinde güçlü bir TSK’nın Türkiye’nin en önemli güvencesi olduğu unutulmamalıdır.

Ve son olarak: Bağımsız yargıyı oluşturmak, üniversiteleri laik, bağımsız ve sorgulayan bir konuma getirmek, toprak bütünlüğümüzü, Cumhuriyetimizin kurucu ilkelerini ve Ulusal-Üniter devleti savunmak öncelikli hedeflerimiz olmalıdır.

Tansel ÇÖLAŞAN

GENEL BAŞKAN

ÜLKEMİZİ VE DÜNYA BARIŞINI KORUYACAK TEMEL İLKE “YURTTA VE DÜNYADA BARIŞ” İLKESİDİR. NE TÜRKİYE, NE DE DÜNYA BARIŞI, İHVANCILIK YA DA VAHABİLİK İKLİMİNE SIKIŞTIRILAMAZ.

Katar ile diğer körfez ülkeleri arasında çıkan krizde, Türkiye’nin taraf olması, Katar’ın yanında yer alması, hatta Katar’a tam bu sırada asker göndermeye kalkması Türkiye’yi ateşe atmak demektir.

Görünürde Katar’ın bazı terör örgütlerine destek olduğu gerekçesi ama arka planda Körfez petrol ve doğalgazının kim, ya da kimlerin “kontrolünde” olacağı bir yönüyle de belki İran ve Türkiye’ye sopa göstermek anlamına gelebilecek bir gerilimde konunun Meclis’te görüşülüp “ortak akılla” hareket edilmesi gerekirken, AKP Genel başkanı R.T. Erdoğan’ın belki de kişisel ve duygusal refleksi ve AKP’li milletvekillerinin çoğunluk oylarıyla 2015 yılında Katar’la imzalanan bir “üs” andlaşmasını Meclis’e getirip, yasalaştırıp Katar’a asker gönderilmesi yolunun açılması vahim bir gelişmedir.

Geçmişte yanlış dış politikalarının ağır sonuçlarını hala en ağır şekilde yaşayan ve atlatamayan ülkemizin, yeni sorunların içinde böylesine balıklama atlamak istediği (başka gerekçesi yoksa) ancak “vizyonsuzlukla” açıklanabilir.

Bu olay aynı zamanda, 16 Nisan’da kirli bir halkoylaması ile hayata geçirilen Anayasa değişikliğinin (2019 yılı - Kasım ayı) seçimleri sonrasında yürürlüğe girecek olan, başkanlık görev ve yetkilerine ilişkin hükümlerinin bugün fiilen yürürlüğe konmuş olduğunu da göstermektedir.

Parti Cumhurbaşkanlığı’nın kabulü ile Türkiye’de parti devleti fiilen kurulmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası son döneme kadar geçmiş tarihi birikimlerin üzerine  “yurtta ve dünyada barış” ilkesi esas alınarak belirlenmiştir. Cumhuriyet, Ortadoğu’da komşularla ilişkilerini, onların iç işlerine karışmamak, aralarındaki uyuşmazlıklarda taraf olmamak ve dostluğu geliştirmek üzerine oturtmuştur.

Bugün yaşanan son gerilimde de Türkiye, ne terör örgütü statüsünde kabul edilen ihvan ve Müslüman kardeşler gibi örgütlere destek veren ülkelerle içli- dışlı, ne de dünya ağababalarının taşeronu olmamalıdır.

Hem ülkemiz, hem de bölge barışı için tek çıkar yol; Atatürkçü düşüncede hayat bulan “yurtta ve dünyada barış” ilkesini hakim kılacak bir aydınlanma sürecini bu bölgeye taşımak ve Ortadoğu’yu emperyalistlerin kontrolünden çıkaracak laik- demokratik rejimlerin kurulmasına katkı koymak olacaktır.

Tansel Çölaşan

Atatürkçü Düşünce Derneği

Genel Başkanı

 

Diğer Makaleler...

Eğitim, insanoğlunun zaman içindeki yolculuğunu hızlandıran ve geliştiren bir yapıdır. Çağdaş devletlerde, devlet olmanın temel faktörlerinden en önemli üçü, fertlerine sağlık, eğitim ve güvenlik hizmetini sunabilmesidir. Günümüzün gelişmiş ülkeleri bu üç hizmeti doğru ve sürekli verebilen devletlerdir.

 

Ulusal Kurtuluş Savaşımızın başarılmasından sonra, Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerinin en önemlileri de vatandaşına aş yanında sağlık, eğitim ve güvenlik sağlamak ile ilgili olanlarıdır. Yanmış yıkılmış bir ülkede, özellikle eğitim alanında, bütün yoksunluklara rağmen elde edilen başarı dünyaya parmak ısırtacak ölçektedir.

 

Bu büyük başarı karşısında şaşkına dönen emperyalist sistem, gelişimi durdurmak için 1946 yılından itibaren her türlü önlemi almaya girişmiş, en büyük “başarıları” da Köy Enstitülerinin kapatılması olmuştur.

 

Daha sonraki en büyük darbe, 12 Eylül faşist cuntasının yaptıklarıdır. Eğitim sisteminin cumhuriyet dönemi atılımlarından tamamen koparılarak çağ dışı hale getirilmesi “başarısı” ise AKP iktidarı döneminde olmuştur.

 

AKP iktidarı, eğitim sistemimizdeki derin tahribat ile Türk toplumunu, gelecek nesillerin önünü keserek, tarih içinde tersine ve geriye doğru bir yolculuğa zorlamaktadır. “Kindar ve dindar nesil”, bu niyetin açık söylemidir.

 

Bu durumu kanıtlamak için vereceğimiz örneğin ismini ve yerini vermesek bile, örneğimizi ülkenin her bölgesinde görmek olasıdır. Örneğimizdeki köy, cumhuriyetin ilk yıllarında ağalığın egemen olduğu, yoksul bir bölgede küçük sayılacak bir ilçeye bağlıdır. Cumhuriyetten kısa süre sonra, köy bir ilkokula kavuşmuş, ortaokul ve sonrası için bütün olumsuzluklara rağmen ilçe yollarına düşülmüştür. Yoksul köy çocukları o yıllarda adını yeni duydukları Köy Enstitüsünü kurtuluş olarak görmüş, buralardan yetişen çok sayıda öğretmen sonraki nesilleri tek kurtuluş çaresi olarak okumaya yönlendirmişlerdir.

 

Başarılı çocuklar, ilkokuldan sonra, uzak diyarlardaki parasız yatılı okullara yönlendirilmiş, yaklaşık 50 yıl önce köyde açılan Ortaokul sayesinde, buradan mezun olanlar yeteneklerine göre, askeri okullara, sağlık okullarına, öğretmen okullarına, polis okullarına yönelmiş ve bir tek kuşak içinde hemen her evin çocuğu bir şekilde eğitimini tamamlayarak iş başı yapmışlar, ülkelerine ve ailelerine yararlı birer yurttaş haline gelmişlerdir.

 

Yakın zamanlarda ilçe belediyesi, ilçeden yetişerek önemli görevlerde bulunanlarla ilgili bir albüm düzenlemiştir. Düzenlenen albümün en çarpıcı yönü, yüksek görevlere kadar gelen bu köy çocuklarının büyük kısmının örneğimizdeki köyden yetişenlerden çıkmasıdır.

 

Ne acıdır ki, 12 Eylül darbesi, örneğimizdeki köyün ortaokulunu kapatmış, bu durum karşısında okul çağında çocukları bulunanlar hızla göç etmeye başlamış, göç sonucu azalan öğrenci sayısı gerekçe gösterilerek köydeki ilkokul birleştirilmiş sınıflı tek öğretmenli ve dördüncü sınıfa kadar eğitim veren okul haline dönüşmüştür.

 

Elli yıl önce var olan ortaokuldan yetişen köy çocuklarının içinden profesörler, genel müdürler, generaller, yazarlar, sanatçılar, şair ve ressamlar, müzisyenler yetişmiştir. Neredeyse köydeki her aileden ünlü biri çıkmıştır.

 

Köydeki ortaokulun kapatılmasından sonra, ilkokul da körelmiş, öretmenler köyde oturmaz olmuş, köyün önderliği köy imamına geçmiş ve ne yazık ki ortaokulun kapatıldığı 12 Eylül darbesinden sonra yetişen gençler hiçbir şekilde sağlıklı eğitim alamamışlardır. Son 35 yılda köyde yetişen gençler herhangi bir memuriyete bile girememişler, taş ocaklarında, ya da maden ocaklarında işçi, özel güvenlik şirketlerinde güvenlikçi, temizlikçi vb. işlerde çalışabilmişlerdir. Yakın geçmişte köy çocuklarından onlarca öğretmen yetişmiş ve önemli görevler üstlenmişken son 35 yıl içinde köyden bir tek öğretmen yetişmemiştir.

 

Köyün tek sınıflı okuluna gelen öğretmenler, burada çok kısa sürelerle görev yapmakta 4 yıl öğrenim gören öğrenciler bu süre zarfında en az 5-6 öğretmen ile karşılaşmakta, ne çocuklar öğretmeni, ne öğretmen çocukları tanıyabilmektedir. Bu tek sınıflı, tek öğretmenli okulun 4. sınıfını bitiren öğrenciler 5. sınıftan itibaren taşımalı eğitim sistemi ile ilçenin en uzaktaki ve eğitim kalitesi en düşük okulda toplanmakta, öğle tatillerinde yenmeyecek derecede kötü yemeklerle beslenmeye çalışmaktadırlar.

 

Bu durum karşısında çocukları eğitim çağına gelen aileler, ilçeye ya da il merkezine göç etmekte, ilkokul ise, giderek azalan öğrenci sayısı karşısında mevcut okul da kapanma tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Olay tam bir kısır döngü haline gelmiştir.

 

Yakın geçmişte önemli değerler yetiştiren böylesi bir köy, şimdilerde işsizler ordusuna niteliksiz işçi yetiştirir duruma düşürülmüştür. Bu tabloya ülkenin her yerinde rastlamak olasıdır. Eğitimde tam bir tersine yolculuk başlamıştır. 12 Eylül sonrası başlayan yıkım AKP döneminde yok oluşa doğru hızla savrulmaktadır. TEOG tartışması bu yok oluş içinde küçük bir ayrıntıdır.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

21.09.2017    

 

Atatürk’ün dil ülküsüne gönül veren yazar, dilbilimci Emin Özdemir’i 1 Eylül 2017 günü yitirdik. O, 46 yıl üç ay, köy öğretmenliğinden üniversite öğretmenliğine değin, eğitimin her aşamasında çalışıyor, yüzlerce genç yetiştiriyor. “Seçenek”, “sözel”, “düşlem”, “alıntı”, “alıntılama”; Özdemir’in dilimize kazandırdığı sözcüklerdendir. 

On beş yıl boyunca Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda (TDK) yöneticilik görevini yürütüyor, TÜBİTAK’ta yayın danışmanlığı yapıyor. Türkçenin özleştirilmesi, geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi savaşımında yüzlerce yazı yazıyor, bunlardan bir kısmı kitaplarında yer alıyor. Pek çok televizyon ve radyo programıyla toplumu aydınlatma görevini severek, heyecanla üstleniyor. 

Emin Özdemir, geçtiğimiz Mart ayında, emekliye ayrılmasından 21 yıl sonra alkışlarla son dersini vermiş… Bu son dersinde öğrencilerine şöyle seslenmiş: "Testle eğitilip, tostla beslenen bir kuşak yetişti. İnsanı insana edebiyat taşır. İnsanı insan kılan da edebiyattır. Öğrencilerime bunu vermeye çalıştım. Ülkemiz alacakaranlık kuşağında. Her şey çocuklarımıza okumayı sevdirmekle başlayacak." 

Bir söyleşimizde Emin Özdemir’e, “edebiyat bize ne katar” diye sormuştum. Yanıtı gençlere seslenişinin açıklaması gibiydi: “Niye sinemaya gidiyor? Niye tiyatroya gidiyor? Niye sergileri geziyoruz? Bütün bunların özünde insanın başka insanlarla bütünleşmesi yatıyor. Bu işlevi edebiyat yerine getirir. Nurullah Ataç’ın güzel bir sözü vardır: ‘Edebiyattan geçmemiş insanın, hayali gelişmez ki başka insanların acılarına, sevinçlerine ortak olsun.’ Edebiyattan geçmek demek; romanlarla, öykülerle, oyunlarla, şiirlerle tanışmak demektir. Onların içerisinde soluk alıp vermektir. Edebiyatla beslenen bir bilim adamı, edebiyatla beslenen okuyucu, tam insan olma yolunda önemli adımlar atacaktır.” 

“Bizim toplumumuzun, insanımızın en büyük dramı tek boyutlu oluşudur. Ben tek boyutlulukla şunu anlatmak istiyorum: Hekimse, hasta kavramından başka bir şeye yönelmiyor, mühendisse, kendi mühendislik alanıyla uğraşıyor. Benim kanımca, hem kendi alanıyla hem de edebiyatın değişik alalarında soluk alıp verecek... Şimdi, romanla, şiirle, öyküyle, masalla tanışmış bir hekimin hastasıyla ilişkisini düşünün, bir de tek boyutlu bir hekimi düşünün... Okurlara bu gerçeği göz önünde bulundurmalarını öneririm. Bilime inandıkları kadar, ütopyaya da inansınlar, çünkü gelecek ütopyalardan doğacaktır. Ben buna inanıyorum. Öbür taraftan edebiyatın ürünlerini de sofralarından eksik etmesinler.” 

Emin Özdemir’le yanlış anımsamıyorsam 2 ya da 3 kez evinde görüştük. Gülümsemesi, sert görünümünü yumuşatıyordu. İlkeli, dürüst, mücadeleci, çok çalışkan, disiplinli bir kişiliğe sahip olduğu hemen anlaşılıyor. İnsanla, umutla, erinçle ve direnmekle ilgili açıklamaları, acısıyla tatlısıyla yıllardan süzülüp gelen sözler... İlk söyleşimizde kendimi konuşmasının büyüsüne öylesine kaptırıyorum ki kasetin dolmuş olduğunu ve teybin durduğunu fark etmiyorum. Emin Özdemir, hiç yüksünmeden o bölümü yeniden anlatıyor. Güzel konuşuyor, yaşamını anlatırken öğreniyoruz ki çocukluktan beri sahip olduğu bir özellik bu. Tartışmacı, vurgulu bir anlatımı var. Yazar, düşünür ve ozanlardan sözler, dizeler aktarıyor, atasözleri, halk deyişleri ile konuşmasını hem güzelleştiriyor hem de vurgusunu güçlendiriyor. Söz dağarcığı çok zengin… İlk kez duyduğum sözcükler kulağımı tırmalamıyor. Bu sözcükler, cümle içindeki yerlerine oturuyorlar, kendilerini yadırgatmıyorlar. Emin Özdemir’in deyimiyle “takır tukur sesler” çıkarmıyorlar. 

Ali Püsküllüoğlu’nun anlatımıyla, yazı, dil, yazma, okuma, öğrenme, öğretme! Emin Özdemir, belki de düşlerinde bile bunlarla düşüp kalkmıştı yıllarca… Türkçemizi zenginleştiren, güzelleştiren pek çok kıymetli eser bırakarak ne yazık ki o da ölümsüz değerlerimiz arasına katıldı. O’nu saygı ve sevgiyle anıyorum.

 10 Eylül 2017

Feyziye Özberk,

 

Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Sekreter Yardımcısı

12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 37 yıl geçti. Darbeyi yaşamayanlar için sadece rakamlarla ifade edildiğinde bile ülkenin üzerinden bir silindir  geçtiği apaçık görülüyor. Ancak 12 Eylül darbesinin açtığı yaralar ve kalıcı hasarlar çarpıcı rakamların çok daha ötesinde anlam taşıyor.

 

Ülkemizin bugün içinde bulunduğu içinden çıkılmaz durumun esas sorumlusunun, 12 Eylül darbecileri olduğunu söylemek gerçeğin özetini oluşturuyor. 

 

12 Eylülde çekilen acılar, evlerine ateş düşen aileler dışında unutuldu. Yaralar kabuk bağladı, eski acılar yenileriyle yer değiştirdi. İlk bakışta, hepimizin yaşamından en az 10 yıl çalınmış gibi oldu. Ancak, çalınan  10 yılı yaşanmamış 10 yıl olarak ifade etmek acı gerçeği inkar etmekle eşdeğer. Eğer bu 10 yıl sadece yaşanmamış 10 yıl olsa, sessizce sineye çeker, yaralarımıza tuz basardık. Acı gerçek bunun çok ötesinde. 

 

Franko’nun İspanya’sı, Salazar’ın Portekiz’inde çekilen acılar unutuldu. İspanya ve Portekiz yaklaşık 40 yıl süren bu diktatörlük yıllarını yaşanmamış sayarak yollarına kaldıkları yerden devam edebildiler. Hitler faşizmini yaşamış Almanya, Hitleri kesin şekilde mahkûm ederek faşist dönemin ve savaşın açtığı yaraları sardı ve yoluna çok daha güçlü olarak devam ediyor. Komşumuz Yunanistan, 7 yıl süren Albaylar Cuntası döneminden sonra, darbecileri adil bir şekilde yargılayarak yaralarını sardı.

 

Güzel ülkemiz Türkiye ise, ne darbecileri yargılayabildi, ne darbe döneminde değiştirilen anayasa ve hukuk sistemini geri getirebildi, ne 12 Eylül’ün karanlık yüzünü aydınlatabildi. Tam tersine 12 Eylül sonrası iktidar olanlar, 12 Eylül faşizmini açtığı yoldan ilerleyerek iktidarlarını güçlendirdiler. Siyasi Partiler yasası, seçim yasaları, Üniversiteler Yasası, Sendikalar Yasası, Üniversite ve TRT’nin özerkliği, Senatonun kaldırılması, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası en tipik örneklerdir.

 

Daha önemlisi, Atatürk adını kullanan 12 Eylül darbecilerinin, Cumhuriyet kazanımlarına ve Atatürk devrimlerine indirdiği kalıcı darbelerdir. Bu durumun dünyada eşi benzeri görülmeyen örneği ise ülkemizin kurtarıcısı ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün kişisel ve manevi vasiyetinin yok sayılmasıdır. 

 

12 Eylül öncesinin kanlı ortamını kışkırtıp, sessizce kenarda bekleyen darbeciler, sonraki açıklamalarında darbe ortamının “olgunlaşmasını” beklediklerini açıklayacak kadar pervasız, ABD gizli servis yetkililerinin “bizim oğlanlar başardı” sözünü yalayıp yutacak kadar utanmazdılar.

 

12 Eylül faşist darbe döneminde: 

• 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

• 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı.

• 7 bin kişi için idam cezası istendi.

• 517 kişiye idam cezası verildi. Bu cezaların ellisi uygulandı.

• 30 binden fazla çalışan “sakıncalı” raporu ile işten atıldı.

• TBMM lağvedildi. Tüm siyasi partiler, dernekler kapatıldı. 

• Anayasa Mahkemesi ve sendikalar askıya alındı.

• Yasama, yürütme ve yargı tek kişi elinde toplandı.

• 14 bin kişi yurttaşlıktan atıldı.

• 30 bin kişi mülteci olarak yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

• 300 kişi gözaltında kuşkulu şekilde öldü.

• 171 kişinin işkencede öldüğü belgelendi.

• 3 bin 854 öğretmen, 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi.

• 400 gazeteci için 4 bin yıldan fazla ceza istendi. 3 bin 315 yıl ceza verildi. 

• Cezaevlerinde 299 kişi yaşamını yitirdi.

• 14 kişi açlık grevlerinde öldü. 16 kişi kaçarken, 95 kişi çatışmada vuruldu.

• 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. 43 kişinin intihar ettiği söylendi.

• Zorunlu din dersi ve siyasal yasaklar getirildi.

• 388 bin kişiye pasaport yasağı getirildi.

Listeye, yasaklamalar, sansür, gazete kapatma, toplatma gibi pek çok çarpıcı rakam daha eklenebilir.

 

Bugün, sabah akşam darbelerden şikayet edenler ve onların siyasal öncüleri, yukarıda sıraladığımız olaylardan çok sınırlı şekilde etkilendiler ya da hiç etkilenmediler. Bu kadrolar 12 Eylül döneminin elverişli koşullarında sinsi şekilde özellikle yargı, polis ve asker içinde örgütlendiler. Sonraki dönemlerde de bugünkü siyasal iktidarın kanatları altında siyasal kadroları elde ederek 15 Temmuz 2016 günü ABD destekli yeni bir darbe girişiminde bulundular.

 

12 Eylül darbesinin “nimetleri” ile iktidara gelip iktidarlarını sürdürenler bu darbenin hesabını sormadıkları sürece darbelere karşı olduklarını söyleyemezler.

 

12 Eylül darbesinin geçmişimizden ve geleceğimizden çaldıkları, bu saatten sonra geri verilse bile, Türk halkından ve ülkemizden çalınan değerler asla geri gelemez.

 

Lütfü Kırayoğlu

 

08.09.2017     

 

Genel Başkanımız Tansel Çölaşan Saygın Yazar Muzaffer İzgü'nün evinde ailesine taziyelerini sundu.